Kış. Soğuk hava, yağmur, don. Donmak ve ben. Aynen öyle.
Kış gelince ben hep üşürüm. Aslında ben yazın bile üşüyebilenlerdenim. Düşünün artık
Yani evet belki biraz fazla üşüyor olabilirim ama burada yazmak istediklerim hiç üşümeyen insan topluluğu. Bu konuya değinmek istiyordum, ofiste de konu açılınca tamam dedim tek değilim. Benim kadar üşümeyen yöneticim bile üşümeyen insanlardan konu açınca tamam dedim bunu yazayım ben.
Kendimi bildim bileli üşürüm ben. Kimisi kansızlıktan der, gider test yaptırırım bir şey çıkmaz. Kimisi az yemekten der, denerim çok yediğimde de üşürüm. Kimisi psikolojik der onu hele hiç anlamam. Kısacası soğuk havalar benim için kabus. Hele hem soğuk hem yağmur varsa oooo çıkarmayın beni sokağa mümkünse.
Buna rağmen koskoca 5 yılımı soğuk havasıyla meşhur, buz gibi Eskişehir’de geçirdim ben. Nasıl mı? Şöyle; bir kere lahana gibi giyinirdim. Atlet, tşört, ince swit, hırka gibi. Sonra dışarı çıkarken kalın kabanım, onun içinden tüm boynumu ve yüzüm kapatan atkım, berem ve tabiî ki ultra kalın eldivenlerim. Dışarıda beni görenler yüzümden değil –çükü yüzüm görünmezdi- kıyafetlerimden tanırdı.
Bu durum hiç değişmedi. Yani şunu demek istiyorum ben lisedeyken de böyleydim. Yani hani o dönemler en çok beğenilmek istenilen dönemlerdir ya işte benim için o zaman bile üşümemek hep daha önemli oldu. Nasıl göründüğüm değil nasıl üşümediğim önemliydi.
İşte doğal olarak etrafımdaki üşümeyen insanlar benim için bir muammaydı hep. Onları algılamam o kadar zordu ki yani hala çok zor. Nasıl oluyor da benim soğukta kalan tek yerim olan gözlerim bile için için üşürken o insanlar incecik bir montla, hatta göbeği açık kıyafetlerle bile gezebiliyorlar? Hem de atletsiz İşte sayın okurlar benim gibi üşüyen bir insanın bunu anlaması inanın çok zor.
Geçen gün öyle çok da üşümeyen bir arkadaş durumu şu cümleyle özetledi: “Allah Allah senin kadar üşümüyor olmak suç mu ya?” dedi ve evet benim jeton birazcık düşer gibi oldu. Doğru onlar öyle demek ki ama neden ben değilim. Bu duygunun adı aslında tam olarak kıskançlık sanırım.
Neden onlar üşümüyor da ben deli gibi üşüyorum?
22 Aralık 2009 Salı
Bazıları hikayeleri çok sever
Bazıları hikayeleri çok sever. Öyle sever ki kendinin de bir hikayesi olsun ister. Öyle ister ki bu hayatının yegane amacı oluverir. Bir hikaye edinebilmek için çabalar, çırpınır durur.
Kimisi bir peri masalı ister. Ben seveyim, o aşkımdan ölsün, dağlara vursun kendini Ferhat misali. O kadar sevileyim ki gözlerim görmez olsun. Olsun olmasına da o görmezlik gerçek hayata da yansıyıverir. O istenen hikayeler hiç de istendiği gibi olmaz.
Çocuklarıma anlatayım diye yaşanmaz çünkü hayat. Sen yaşarsın olay kendiliğinden örülüverir. Sen yaşarsın acılar hop seni ele geçirir. Sen yaşarsın bir bakmışsın ummadığın bir aşk seni buluvermiş.
Kimisi kahramanları öyle sever ki onlar gibi olabilmek için, onlar gibi görünebilmek için çabalar durur. Ama olmaz…olmaz işte. Siz özendiğiniz gibi olmazsınız, olamazsınız. Yapay durur olmaz. Sadece siz olursanız, içinizden geldiği gibi olursanız belki o zaman bir kahramana benzetilirsiniz. Ama bunu da yine siz değil başkaları söyler ya da öyle olmalıdır.
Ah bir farkına varabilseniz, ah bir anlayıp da sadece yaşasanız, ne güzel olacak…
Kimisi bir peri masalı ister. Ben seveyim, o aşkımdan ölsün, dağlara vursun kendini Ferhat misali. O kadar sevileyim ki gözlerim görmez olsun. Olsun olmasına da o görmezlik gerçek hayata da yansıyıverir. O istenen hikayeler hiç de istendiği gibi olmaz.
Çocuklarıma anlatayım diye yaşanmaz çünkü hayat. Sen yaşarsın olay kendiliğinden örülüverir. Sen yaşarsın acılar hop seni ele geçirir. Sen yaşarsın bir bakmışsın ummadığın bir aşk seni buluvermiş.
Kimisi kahramanları öyle sever ki onlar gibi olabilmek için, onlar gibi görünebilmek için çabalar durur. Ama olmaz…olmaz işte. Siz özendiğiniz gibi olmazsınız, olamazsınız. Yapay durur olmaz. Sadece siz olursanız, içinizden geldiği gibi olursanız belki o zaman bir kahramana benzetilirsiniz. Ama bunu da yine siz değil başkaları söyler ya da öyle olmalıdır.
Ah bir farkına varabilseniz, ah bir anlayıp da sadece yaşasanız, ne güzel olacak…
16 Aralık 2009 Çarşamba
Artık Hiçbir Şey Öğrencilikteki Gibi Olamayacak
Dün servisle eve dönüyorum. Camdan bakınıyorum tabi bir yandan. Bir baktım camın arkasında iki arkadaş telaşsızca yürüyorlar. Kılık kıyafetlerinden belli muhtemelen üniversiteliler. Aman tanrım o anda beynimde daha önce de defalarca olduğu gibi bir şimşek çakıverdi, bir daha hayatım hiçbir zaman üniversitede ki gibi olmayacak, olamayacak. Offf..işte bu çok fena içime oturdu. Bunun nasıl bir his olduğunu mezun olalı birkaç yıl olmuş olan herkes çok iyi bilir.
İş hayatını dedikleri şeyi hiç sevmezsiniz. Yıllarca beklediğim, özgürlüğü sağlayan –maddi özgürlük- hayat bu muymuş dersin? Yani hani her şey çok güzel olacaktı? Hani ya? Hayat neden bu kadar zormuş ki? Eskişehir güzeldi. Para azdı ama onu sen kazanmadığın için her şey daha kolaydı. Saatlerin tamamen sana aitti. Özgürlük ne güzel bir şeymiş ya.
Gündüz vakti arkadaşlarınla dışarılarda olmak ne güzel bir şeymiş. Nasıl kıymet bilmek gerekirmiş. Nasıl da farkında değilmişiz ya.
Mesela Eskişehir’den gelirdim tatillerde ya da aslında var olmayan, keyfice kendi yarattığım tatillerde. Buradaki arkadaşlarla buluşurdum. Esen’le, Hiko’larla görüşür. Bir şeyler içer hayattan bahsederdik. Sonra eğer Elif’le aynı dönemde İstanbul’daysak Kadıköy’de buluşur, bir bira içebileceğimiz bir yere gider. Kılı kırk yararak o yaşımıza rağmen büyük tecrübelerimizi anlatırdık birbirimize. Aman tanrım, ama ya ne büyük keyifti o anlar. Ne güzel günlerdi gerçekten. Moda’ya giderdik bol bol. Nefes alırdık. Şimdi o bile bir iş sanki. Ne tuhaf hiçbir şey aslında eski tadında olamıyor.
Mesela en basiti gündüz dışarıda olma isteği ne kadar tabii değil mi? Evet öyle ama olamıyorsun işte. Sadece insanların vıcık vıcık olduğu hafta sonların var ki bir çok insanın hafta sonu tatili bile yok.
Yani gerçekten okuldan sonraki deneyimin bu kadar tatsız olduğunu önceden bilebilse insan sanırım o okulda daha fazla kalabilmek için sonuna kadar uğraşır. İnsan ömrünün ya da en azından benim ömrümün en güzel yıllarıydı okul yılları. Üniversite ve hatta lise de dahil bu yıllara.
Tabiî ki ömrün her dönemi farklı heyecanlara gebe. Ama okul sonrası dönemde heyecandan çok sorumluluk içeren bir sürece girilmesi yorucu. Gerçi ben sorumluluktan kaçan bir insan olmadım hiç ama yine de zor behh…
Şimdi evliyim. Belki 3-5 yıl sonra bir de çocuğum olacak. Nasıl ya? Yani gerçekten ne ara büyüdük? Ne ara Elif’le yalnız başımıza Kadıköy’e gitmez olduk. Ya da neden ben artık birilerine gidip, annelerinin yaptığı kekleri yiyip o akşamda orada uyumuyorum?
İş hayatını dedikleri şeyi hiç sevmezsiniz. Yıllarca beklediğim, özgürlüğü sağlayan –maddi özgürlük- hayat bu muymuş dersin? Yani hani her şey çok güzel olacaktı? Hani ya? Hayat neden bu kadar zormuş ki? Eskişehir güzeldi. Para azdı ama onu sen kazanmadığın için her şey daha kolaydı. Saatlerin tamamen sana aitti. Özgürlük ne güzel bir şeymiş ya.
Gündüz vakti arkadaşlarınla dışarılarda olmak ne güzel bir şeymiş. Nasıl kıymet bilmek gerekirmiş. Nasıl da farkında değilmişiz ya.
Mesela Eskişehir’den gelirdim tatillerde ya da aslında var olmayan, keyfice kendi yarattığım tatillerde. Buradaki arkadaşlarla buluşurdum. Esen’le, Hiko’larla görüşür. Bir şeyler içer hayattan bahsederdik. Sonra eğer Elif’le aynı dönemde İstanbul’daysak Kadıköy’de buluşur, bir bira içebileceğimiz bir yere gider. Kılı kırk yararak o yaşımıza rağmen büyük tecrübelerimizi anlatırdık birbirimize. Aman tanrım, ama ya ne büyük keyifti o anlar. Ne güzel günlerdi gerçekten. Moda’ya giderdik bol bol. Nefes alırdık. Şimdi o bile bir iş sanki. Ne tuhaf hiçbir şey aslında eski tadında olamıyor.
Mesela en basiti gündüz dışarıda olma isteği ne kadar tabii değil mi? Evet öyle ama olamıyorsun işte. Sadece insanların vıcık vıcık olduğu hafta sonların var ki bir çok insanın hafta sonu tatili bile yok.
Yani gerçekten okuldan sonraki deneyimin bu kadar tatsız olduğunu önceden bilebilse insan sanırım o okulda daha fazla kalabilmek için sonuna kadar uğraşır. İnsan ömrünün ya da en azından benim ömrümün en güzel yıllarıydı okul yılları. Üniversite ve hatta lise de dahil bu yıllara.
Tabiî ki ömrün her dönemi farklı heyecanlara gebe. Ama okul sonrası dönemde heyecandan çok sorumluluk içeren bir sürece girilmesi yorucu. Gerçi ben sorumluluktan kaçan bir insan olmadım hiç ama yine de zor behh…
Şimdi evliyim. Belki 3-5 yıl sonra bir de çocuğum olacak. Nasıl ya? Yani gerçekten ne ara büyüdük? Ne ara Elif’le yalnız başımıza Kadıköy’e gitmez olduk. Ya da neden ben artık birilerine gidip, annelerinin yaptığı kekleri yiyip o akşamda orada uyumuyorum?
7 Aralık 2009 Pazartesi
Kabusum Sayılar
Sayılar neden bu kadar zor? Yani her anlamda diyorum, neden benim için bu kadar zorlar? Kelimeleri ne kadar seviyorsam sayılardan o kadar kaçıyorum. Ne kadar denersem deneyeyim olmuyor olmuyor…bir çok şeye kafam basıyorken devreye sayılar girdiğinde tam olarak bir aptal oluyorum. Oradan estağfurullah falan dediğinizi duyar gibiyim ancak durum bu ne yazık ki.
Mesela ortaokuldaydım sınavlar var o zaman Anadolu liseleri için annem de bana özel ders aldırıyo falan tabi matematikten. Uğraşınca yapıyorum ama pratik sıfır. Yani kafadan bişeyleri hesaplamak, bu en basit işlem bile olsa benim için mümkün değil…ve inanın ki ben bu duruma çok ama çok üzülüyorum. Bir ara cidden ders mi alsam diye bile düşündüm. Bana birileri bu pratik matematiksel şeyleri öğretebilir mi diye…
Ben alışverişlerdeki indirimleri bile hesaplayamıyorum %’deler benim için bir kabus. Çarpmak, bölmek, oran hesaplamak Tam bir kabus kısacası.
İlkokula başlamadan annemin işyerine giderdim. Oradaki doktorlara falan resimler çizerdim, Vildan Teyze vardı (doktor) anneme dermiş ki; “bu kız çok zeki okula bir başlasın zehir gibi olacak” dermiş. Annemse sonraki okul hayatımı şu cümleyle özetler; “bu kız okula başladı o zehir zeka birden duruverdi.” Ama insan çocuğunun tahsil hayatını böyle özetler mi yahu, çok acımasız değil mi ama kadın sayılarla olan anlaşmazlığımı gördükçe bunu söylemekte sonuna kadar haklı. Çenem kadar sayısal zekam olsaymış bir çok şey daha kolay olurmuş sanırım benim için.
Sayları sevmek istiyorum, bir yardım eli yok mu?
Mesela ortaokuldaydım sınavlar var o zaman Anadolu liseleri için annem de bana özel ders aldırıyo falan tabi matematikten. Uğraşınca yapıyorum ama pratik sıfır. Yani kafadan bişeyleri hesaplamak, bu en basit işlem bile olsa benim için mümkün değil…ve inanın ki ben bu duruma çok ama çok üzülüyorum. Bir ara cidden ders mi alsam diye bile düşündüm. Bana birileri bu pratik matematiksel şeyleri öğretebilir mi diye…
Ben alışverişlerdeki indirimleri bile hesaplayamıyorum %’deler benim için bir kabus. Çarpmak, bölmek, oran hesaplamak Tam bir kabus kısacası.
İlkokula başlamadan annemin işyerine giderdim. Oradaki doktorlara falan resimler çizerdim, Vildan Teyze vardı (doktor) anneme dermiş ki; “bu kız çok zeki okula bir başlasın zehir gibi olacak” dermiş. Annemse sonraki okul hayatımı şu cümleyle özetler; “bu kız okula başladı o zehir zeka birden duruverdi.” Ama insan çocuğunun tahsil hayatını böyle özetler mi yahu, çok acımasız değil mi ama kadın sayılarla olan anlaşmazlığımı gördükçe bunu söylemekte sonuna kadar haklı. Çenem kadar sayısal zekam olsaymış bir çok şey daha kolay olurmuş sanırım benim için.
Sayları sevmek istiyorum, bir yardım eli yok mu?
26 Kasım 2009 Perşembe
Yeni Blog
Selam,
Bir blog neyine yetmez bre zındık, diyebilirsiniz haklı da olabilirsiniz ama işte ikinci deneme "amatör bakış". Filmler.
Bir blog neyine yetmez bre zındık, diyebilirsiniz haklı da olabilirsiniz ama işte ikinci deneme "amatör bakış". Filmler.
25 Kasım 2009 Çarşamba
Güzel bayır, çirkin bayır, bizim bayır…

Ben ilkokulu bitirene kadar Eyüp’te yüksek bir tepede geçirdik hayatımızı. Eve gitmek için çıkılan bayır öyle böyle değildi. E tabi bir de çocuğum, öyle düşünün. Her gün okul çıkışı annemle eve dönüyoruz tabi kütük gibi olan sırt çantamı annem taşıyor. O bayırı minik minik adımlar ve annemin hadi kızım hadi söylemleri eşliğinde çıkardım her akşam.
Sonra tabi bir de gezmeye gitme fasılları vardı. Diyelim ki birine gittik. Dönüşte de saat geç oldu ve o kişinin arabası var Allahım nasıl mutlu olurdum “sizi eve bırakalım” teklifi gelince. Çok uykum olsa da o bayırı arabayla çıkıyor olmanın keyfi bir başka olurdu. Babama ısrarla araba alalım derdim. Babam da araba alacak paramız olmadığını söylerdi. Bizim bayırın yarısına geldiğinizde Rüstem vardır. Herkes onu öyle çağırır küçücük çocuktuk ama biz de Rüstem amca falan demezdik, “Rüstem” derdik. Atları vardı ve tabi at arabası. Ben de hep babama bu sebeple at abrası da mı alamayız baba derdim. Güler geçermiş tabi bizimkiler ama bilmezler tabi nasıl özenirdim Rüstem gerine gerine o -“güzel”-, ultra bakımsız at arabasıyla yanımızdan geçerken.
Ekmek almak tabiî ki en olmaz işti o bayırda. Annem yalvar yakar göndermeye çalışsa da genelde sonuca ulaşamazdı pek, pis inatçıydım. Sonuç olarak zavallı annem giderdi bakkala. Şimdi çok pişmanım. Keşke hep ben gitseymişim de o omuzlarda görünür hale gelen yükler biraz azalsaymış.
Bizim bayırın çok keyifli olan birkaç özelliği de vardı. Mesela bizim arkadaşlarla -ki bunlardan biri bizim puck- yukardan aşağı deli gibi koşardık bazen. Çok ciddi adrenalindi aslında. Bir de o bayırda don oynardık, hani şu yakalamaç gibi olan ama biri seni yakalayacağı sırada kolları bağlayıp donulan oyun. Sonra bir başka arkadaşın gelip sana dokunup ateş der de çözülür kaçmaya başlarsın. Offf ne zevklidir o oyun da. Neyse bu oyunu tabi yine bizim bayırda oynuyoruz. Aşağı doğru ebe olmayacağım hışmıyla koşarken ayağın takılıp bir yere düşersin, ki ondan sonra o dizler yana durur. Ve tabi o yaralar yaz boyu geçtikçe tazelenerek yerinde kalmaya devam eder. Kabuk kabuk diz yarasıyla oynanmamış çocukluğa çocukluk demem ben.
Bir de erkekler futbol oynardı mesela. E biz de bir şekilde bulaşırdık o oyuna da. Onda da topun aşağı kaçma durumu vardı tabi. Top hızla bayırdan aşağı yuvarlanırken, siz de ondan daha hızlı olma umuduyla peşinden koşarsınız. O arada top mu koşar siz mi yuvarlanırsınız, kim koşan kim yuvarlanandır belli olmaz.
Bazen çok favori koşanlar vardır mesela hep onlar gönderilir topun peşi sıra ve o çocuklar nasılsa yakalar topu genelde. Önüne geçiverir bir anda ve durdurur topu. Kahraman edasıyla yukarı çıkar ağır ağır ve oyun hızla devam eder. He tabi aşağıdan biri geliyorsa topa vurur, yukarı yollar, o tabi tadından yenmez bir durumdur artık. Alkışlanır bazen o şahsiyet.
En keyifli şeylerden biri de kardır tabiî ki. Ben çocukken güzel kar yağardı. O bayır bembeyaz karlar altında kalır ve tabi okullar tatil olur. Biz bütün mahalle dışarı çıkarız off anneler, babalar, çocuklar kayan kayana. Dim dik bir bayır düşünsenize kıvrımları da var tabiî ki. Süzüle süzüle inersin aşağı kadar. E tabi bir de çıkışı olur o inişin ama olsun güzeldir yine de. Poşetler mi dersiniz kaymak için, uzun merdivenler mi… süperdi. E tabi ben çocuğum bana süper ama o zamanlar bilmezdim annemlerin sabah işe giderken kaymamak için bin bir yol denediklerini.
Bayırda hatırladığım maceralar bunlar ama görüntüsünü es geçmiş olurum burada kesecek olursam yazıyı. Arnavut kaldırımı denilen taştandı mesela bayırımız, güzel görünürdü yani görünürmüş ben sonradan farkına vardım. Sonra güzel bir kadının vücudu gibiydi kıvrımları. Dikti, asiydi ama yumuşaktı dönemeçleri. Sonunda varılan mahalle de küçük ve şirindi. Kocaman bir çınar ağacını barındırırdı içinde ama gizliceydi biraz yeri. Aralara girmeniz çeşmenin -ki biz ona çır çır derdik- oraya gitmeniz gerekirdi. Düşünsenize dip dibe sürekli akan bir çeşme ve kocamaann bir çınar ağacı. Güzeldi, güzelmiş…
Yıllar sonra Seyit amca ki kendisi bizim mahallenin en eskilerindendi, yürümesi kolay olsun diye o arnavut kaldırımı taşlarını söktürüp asfalt yaptırmıştı bayırı. Aslında zevkli adamdı da, ama belki o da pişman olmuştur sonradan. Çirkinleşti bayır. Siyah bir yılan gibi oluverdi. Estetikten uzak. Sonra birkaç yıl önce mahalleye uğradığım da gördüm sefalet içinde oralar. Çeşme kurumuş nerdeyse ve çınar ağacının görkemi kalmamış. Uyum sağlamış etrafına. Ayşegüllerin eski evleri rezil, sefil üzülmüştüm çok üzülmüştüm. Çocukluğumdaki hiçbir şey eskisi gibi kalmamıştı onu gördüm ama bilmem şimdi de çocukların dizleri yara olur mu o bayırda? Ya da bir kahraman kurtarır mı aşağı kaçan topları?
21 Kasım 2009 Cumartesi
Neymiş huzur?
Her şeyi bilmeyin, her şey mükemmel olmasın. Herkesi sevmeyin mesela. Herkes de sizi sevmesin. Bazı şeyler vardır sadece olan. Var olan. Var olanla, olan aynı şeyler midir? Değildir.
Etrafınızdakilerle itişip kakışmayın desem içi boş kalıcak, ama demek istediğim daha başka bişey. Huzur aslında biraz. Huzur neyle gelir derseniz? İşte o biraz karışık daha doğrusu değişken. Herkese göre başka. Kimisi didişerek bulur huzuru o zaman didişin ne ala. Ama bi durun, daha doğrusu durmayın ve ısrarla yaşayın ve tecrübe edin ki bilelim neymiş huzur, nerdeymiş?
Huzur, tuhaf bir kelime aslında. Hani sanki sakinlik mi demek huzur. Ya da sakinlik tam olarak nedir ki? Sanırım huzuru biraz deşmek lazım.
Nedir yani; sakince dinlenmek? Alışveriş yapmak gönlünce? Çocuk sevmek? Uyumak? Uyanmak? Durmak, hiçbir şey yapmamak? Çok şey yapmak? Kanıtlamak? Takdir görmek? Sevdalanmak? Dağılmak?
Hangisi?
Var mı böyle bir şey? Yok sanırım. Tam cevap bende de yok. Ama çekip gitmek mi diye düşünüyorum bazen ve sonra yine çok klişe bir yere geliyorum; kendinle birilikte nereye kaçacağın fikrine.
Hopp döndük dolaştık ve iç huzura mı meylettik yine? E sanki öyle gibi.
Allah olabilir mi huzur? Allah olduğuna inanmak, öbür dünyaya inanmak. Hopp bi dakika, o zaman ana kelimemiz inanmak mıdır yoksa? İnanabilmek. Savrulmamak mıdır? Yoksa cehalet midir cidden huzur? Düşünmemek, karıştırmamak mıdır?
Vicdan olabilir mi? Vicdan rahatlığı, iyi insan olma fikri huzuru mu getirir beraberinde?
E ama ben o kadar çeşit iyi insan gördüm ki? Yani şu daha doğru olucak sanırım kendinin iyi olduğunu düşünen o kadar çok insan gördüm ki. Koskoca bir kandırmacanın içindeyiz mesela bu konuda da. Evlerimizde oturup en yakınlarımızla “iyi insanım ben” terapisi yapıyoruz hepimiz. İkna ediyoruz bir birimizi. Yani aslında hepimiz iyiyiz ama sadece o tecavüzleri yapan, cinayetleri işleyen insanlar kötü di mi? Çünkü öyle adaletsiz bi dünyadayız ki birileri süper iyi yaratılmışken birileri de süper kötü. Gerçekten inanıyo musunuz buna?
Huzur o insanların yaptığı tüm eylemlere ters bişeyse temelde yok mu onların hayatında sizce huzur? Mümkün mü böyle bişey?
İnsan ak ve kara mı yani? Dünya ak ve kara mı? Tek renk mi? Mümkün mü bu tenlerimiz bile bir sürü renkken nasıl yüreklerimiz iki renk olsun koskoca dünyada.
İyiler ve kötüler.
Huzuru bulanlar ve bulamayanlar.
Bu durumda iyi insan değilsiniz kusura bakmayın. Telkinlerden de sıyırın kendinizi. İçinizde en az ak kadar karanız da var. Tüm imalarınızda, tüm dedikodularınızda, tüm sevgilerinde, tüm yardımlarınızda, tüm acımalarınızda. Hepsinde görebilirsiniz karalarınızı. Akları görmeye gerek yok zaten. Onlar da tıpkı kelimeler gibi bulur zaten yolunu.
Şimdi huzuru bulalım, bir partide, bir bakkalda, bir dudakta, bir içte. Sizde. Sizin içinizde. Bir akta, bir karada.
Huzurlu günler. Sevgiler.
Etrafınızdakilerle itişip kakışmayın desem içi boş kalıcak, ama demek istediğim daha başka bişey. Huzur aslında biraz. Huzur neyle gelir derseniz? İşte o biraz karışık daha doğrusu değişken. Herkese göre başka. Kimisi didişerek bulur huzuru o zaman didişin ne ala. Ama bi durun, daha doğrusu durmayın ve ısrarla yaşayın ve tecrübe edin ki bilelim neymiş huzur, nerdeymiş?
Huzur, tuhaf bir kelime aslında. Hani sanki sakinlik mi demek huzur. Ya da sakinlik tam olarak nedir ki? Sanırım huzuru biraz deşmek lazım.
Nedir yani; sakince dinlenmek? Alışveriş yapmak gönlünce? Çocuk sevmek? Uyumak? Uyanmak? Durmak, hiçbir şey yapmamak? Çok şey yapmak? Kanıtlamak? Takdir görmek? Sevdalanmak? Dağılmak?
Hangisi?
Var mı böyle bir şey? Yok sanırım. Tam cevap bende de yok. Ama çekip gitmek mi diye düşünüyorum bazen ve sonra yine çok klişe bir yere geliyorum; kendinle birilikte nereye kaçacağın fikrine.
Hopp döndük dolaştık ve iç huzura mı meylettik yine? E sanki öyle gibi.
Allah olabilir mi huzur? Allah olduğuna inanmak, öbür dünyaya inanmak. Hopp bi dakika, o zaman ana kelimemiz inanmak mıdır yoksa? İnanabilmek. Savrulmamak mıdır? Yoksa cehalet midir cidden huzur? Düşünmemek, karıştırmamak mıdır?
Vicdan olabilir mi? Vicdan rahatlığı, iyi insan olma fikri huzuru mu getirir beraberinde?
E ama ben o kadar çeşit iyi insan gördüm ki? Yani şu daha doğru olucak sanırım kendinin iyi olduğunu düşünen o kadar çok insan gördüm ki. Koskoca bir kandırmacanın içindeyiz mesela bu konuda da. Evlerimizde oturup en yakınlarımızla “iyi insanım ben” terapisi yapıyoruz hepimiz. İkna ediyoruz bir birimizi. Yani aslında hepimiz iyiyiz ama sadece o tecavüzleri yapan, cinayetleri işleyen insanlar kötü di mi? Çünkü öyle adaletsiz bi dünyadayız ki birileri süper iyi yaratılmışken birileri de süper kötü. Gerçekten inanıyo musunuz buna?
Huzur o insanların yaptığı tüm eylemlere ters bişeyse temelde yok mu onların hayatında sizce huzur? Mümkün mü böyle bişey?
İnsan ak ve kara mı yani? Dünya ak ve kara mı? Tek renk mi? Mümkün mü bu tenlerimiz bile bir sürü renkken nasıl yüreklerimiz iki renk olsun koskoca dünyada.
İyiler ve kötüler.
Huzuru bulanlar ve bulamayanlar.
Bu durumda iyi insan değilsiniz kusura bakmayın. Telkinlerden de sıyırın kendinizi. İçinizde en az ak kadar karanız da var. Tüm imalarınızda, tüm dedikodularınızda, tüm sevgilerinde, tüm yardımlarınızda, tüm acımalarınızda. Hepsinde görebilirsiniz karalarınızı. Akları görmeye gerek yok zaten. Onlar da tıpkı kelimeler gibi bulur zaten yolunu.
Şimdi huzuru bulalım, bir partide, bir bakkalda, bir dudakta, bir içte. Sizde. Sizin içinizde. Bir akta, bir karada.
Huzurlu günler. Sevgiler.
18 Kasım 2009 Çarşamba
Kelimeler akar...
Aslında harfler dökülürken kağıda kendi yollarında ilerler. Kendi yolunda ilerler..yazanın yolunda ilerler. Kimisi betimlemedir mesela, kimisini karmaşa, kimisini dinginlik, kimisini vesaire vesaire tanımlar. Akar gider kelimeler kendi yolunda.
Mesela yazarken yapılan kelime tercihleri…onlarda yazanla bağlantılıdır. Geçmişini niteler. Kelimeler casustur aynı zamanda. Nereye gider, nerden gelir, kimdir…fısıldar aslında duyan kulaklara.
Kelimelerdir dolu dolu anlatan tatil anılarını ya da aya çıkıp da neler yapacağımızı.
Bilimdir kelimler, sanattır, felsefedir.
Şiirdir en önemlisi. Duygudur yani.
Ve tabi küfürdür, cehalettir.
Tanımlamadır tüm bunlar, tanımlar bizi ve sizi. “Sayın” der kimisi, kimisi “canım”. Mesafedir kelimeler. Mesafesizliktir, samimiyettir, samimiyetsizliktir.
Nefrettir, beladır.
Aşktır.
Acıdır. Ölümüdür sevdiğinin. “Ciğerim yanar”dır kelimeler.
Amadır, belkidir.
Aşağılamaktır kelimeler, aşağılanmaktır. “Ne işe yararsın ki sen”dir.
Acımaktır kelimeler, “yazık”tır. Acımaya haykırmaktır. “lanet olsun”dur.
Akıp gider kelimeler kendi yolunda.
Ve bazen yoldan sapar kelimeler. Üzendir, kahredendir. Duvarlara çarpıp çarpıp geri döner kelimeler. Dibe vurandır. Offf diyendir.
Allah’tır kelimeler. Yücedir. İnsandır. Sadece şevkattir. Yazandır. Yazanın ruhudur.
Mesela yazarken yapılan kelime tercihleri…onlarda yazanla bağlantılıdır. Geçmişini niteler. Kelimeler casustur aynı zamanda. Nereye gider, nerden gelir, kimdir…fısıldar aslında duyan kulaklara.
Kelimelerdir dolu dolu anlatan tatil anılarını ya da aya çıkıp da neler yapacağımızı.
Bilimdir kelimler, sanattır, felsefedir.
Şiirdir en önemlisi. Duygudur yani.
Ve tabi küfürdür, cehalettir.
Tanımlamadır tüm bunlar, tanımlar bizi ve sizi. “Sayın” der kimisi, kimisi “canım”. Mesafedir kelimeler. Mesafesizliktir, samimiyettir, samimiyetsizliktir.
Nefrettir, beladır.
Aşktır.
Acıdır. Ölümüdür sevdiğinin. “Ciğerim yanar”dır kelimeler.
Amadır, belkidir.
Aşağılamaktır kelimeler, aşağılanmaktır. “Ne işe yararsın ki sen”dir.
Acımaktır kelimeler, “yazık”tır. Acımaya haykırmaktır. “lanet olsun”dur.
Akıp gider kelimeler kendi yolunda.
Ve bazen yoldan sapar kelimeler. Üzendir, kahredendir. Duvarlara çarpıp çarpıp geri döner kelimeler. Dibe vurandır. Offf diyendir.
Allah’tır kelimeler. Yücedir. İnsandır. Sadece şevkattir. Yazandır. Yazanın ruhudur.
17 Kasım 2009 Salı
Modern hapishaneler – İşyerleri
Neden hapishane olarak niteliyorum ki işyerlerini? Şöyle ki; evet elbette çalışıyoruz, çalışmak durumundayız ve bu emek sonucunda hayatta kalabilmek için bir miktar para kazanıyoruz. Ama olaya biraz daha başka bir yerden bakmaya çalıştığınızda işyerleri aslında modern hapishaneler diyebiliriz.
Hangimizin yaptığı iş gerçekten her anı dolu dolu olan ve çalışılmayan bir an bile olmayan bir iştir ki. Yani şunu demek istiyorum. Her sabah genel olarak 6 gibi kalkan çalışan sınıf, hiç sekmeden işyerlerine gidiyorlar. Bir önceki gece ister çocuk sabaha kadar uyumamış olsun, ister sabaha kadar başınız ağrımış olsun siz o dört duvar arasında olmak zorundasınız. Bu da yetmez eğer bir gün izin kullanmak istiyorsanız bunun haklı bir izin olduğuna ilgili ya da ilgisiz herkesi inandırmanız lazım yoksa durduk yere güvenilmez kişi oluverirsiniz.
Neyse sabahları gideriz işyerlerimize, sonra akşama kadar işin yapısına göre ya masa başında ya da başka türlü işimizi yaparız. Diyelim ki o gün öyle bir gün ki 4 gündür deli gibi çalıştınız ve o gün bir işiniz yok, ters gidebilecek bir durum da yok, bütün gün öylece duracaksınız o masada, o duvarların arasında. Başka bir şansınız yok ki. Siz oradaki saatlerinizi satıyorsunuz çünkü işyerine. Ne kadar verimli olduğunuzu değil. Ben daha az sürede bu işleri halledebilirim sonrasını da bana verin deme şansınız yok. O zaman şöyle diyebilir büyük patronlar. O zaman daha fazla iş yap. Sana daha fazla iş verelim. Yani sen iyi iş çıkardın için bir nevi tekrar işle ödüllendirilirsin.
Ne tuhaf…
E bu durumda. Şöyle bir sonuç çıkıyor. Akşam çok kötü bir gece geçirmeme rağmen her sabah hiç sekmeden işime geliyorum. Ve hiç sekmeden her gün aynı saatte evime dönüyorum. Hiç sekmeden derken mesailer olabilir tabi ama onlar olacak tabi ki. Onlar işin bir parçası.
Peki şuna ne dersiniz ben de hayatın bir parçasıyım ve öylece bensiz akıp gidiyor dışarıda. Bense her çalışan gibi modern hapishanemin lüks duvarları arasında vakit dolduruyorum hem de kendi vaktimi, ömrümün vaktini. Buna ne demeli?
Diyelim günlük sadece hafta içi halledebileceğiniz insani bir işiniz var. Kaç çalışan bunun için izin isterken mide krampları geçirmez. Off ya nasıl söyleyeceğim elektriği açtıracağımı? Ya da nasıl halledeceğim şu çocuğun okul işini? Ne tuhaf. Bazıları sizden süperman ve women olmanızı bekliyor. Hem sabahtan akşama kadar iş yerinde durmalıyım, hem işlerimi izin almadan halletmeliyim hem de mümkünse hiç hasta olmamalıyım. Hele yorgunluk falan hiç olmaz o iş.
Yani özetle işiniz olsun ya da olmasın siz o duvarların arasındaki saatleriniz satıyorsunuz iş verene o yüzden hiçbir yere gidemezsiniz, üzgünüz.
Size iyi çalışmalar.
Hangimizin yaptığı iş gerçekten her anı dolu dolu olan ve çalışılmayan bir an bile olmayan bir iştir ki. Yani şunu demek istiyorum. Her sabah genel olarak 6 gibi kalkan çalışan sınıf, hiç sekmeden işyerlerine gidiyorlar. Bir önceki gece ister çocuk sabaha kadar uyumamış olsun, ister sabaha kadar başınız ağrımış olsun siz o dört duvar arasında olmak zorundasınız. Bu da yetmez eğer bir gün izin kullanmak istiyorsanız bunun haklı bir izin olduğuna ilgili ya da ilgisiz herkesi inandırmanız lazım yoksa durduk yere güvenilmez kişi oluverirsiniz.
Neyse sabahları gideriz işyerlerimize, sonra akşama kadar işin yapısına göre ya masa başında ya da başka türlü işimizi yaparız. Diyelim ki o gün öyle bir gün ki 4 gündür deli gibi çalıştınız ve o gün bir işiniz yok, ters gidebilecek bir durum da yok, bütün gün öylece duracaksınız o masada, o duvarların arasında. Başka bir şansınız yok ki. Siz oradaki saatlerinizi satıyorsunuz çünkü işyerine. Ne kadar verimli olduğunuzu değil. Ben daha az sürede bu işleri halledebilirim sonrasını da bana verin deme şansınız yok. O zaman şöyle diyebilir büyük patronlar. O zaman daha fazla iş yap. Sana daha fazla iş verelim. Yani sen iyi iş çıkardın için bir nevi tekrar işle ödüllendirilirsin.
Ne tuhaf…
E bu durumda. Şöyle bir sonuç çıkıyor. Akşam çok kötü bir gece geçirmeme rağmen her sabah hiç sekmeden işime geliyorum. Ve hiç sekmeden her gün aynı saatte evime dönüyorum. Hiç sekmeden derken mesailer olabilir tabi ama onlar olacak tabi ki. Onlar işin bir parçası.
Peki şuna ne dersiniz ben de hayatın bir parçasıyım ve öylece bensiz akıp gidiyor dışarıda. Bense her çalışan gibi modern hapishanemin lüks duvarları arasında vakit dolduruyorum hem de kendi vaktimi, ömrümün vaktini. Buna ne demeli?
Diyelim günlük sadece hafta içi halledebileceğiniz insani bir işiniz var. Kaç çalışan bunun için izin isterken mide krampları geçirmez. Off ya nasıl söyleyeceğim elektriği açtıracağımı? Ya da nasıl halledeceğim şu çocuğun okul işini? Ne tuhaf. Bazıları sizden süperman ve women olmanızı bekliyor. Hem sabahtan akşama kadar iş yerinde durmalıyım, hem işlerimi izin almadan halletmeliyim hem de mümkünse hiç hasta olmamalıyım. Hele yorgunluk falan hiç olmaz o iş.
Yani özetle işiniz olsun ya da olmasın siz o duvarların arasındaki saatleriniz satıyorsunuz iş verene o yüzden hiçbir yere gidemezsiniz, üzgünüz.
Size iyi çalışmalar.
9 Eylül 2009 Çarşamba
SEL ve Şehitler
09.09.09 Halbuki bu sabah tarihe baktığımda ne güzel bi tarih diye geçirmiştim içimden. Ama diilmiş, göründüğü gibi diilmiş. Kötü başladı gün ve kötü bitti. Dün zaten Trakya fena durumdaydı sel berbat etmişti heryeri. Bugün de İstanbul gitti. 30 kişinin öldüğü haberi geldi. Tırlarda uyuyan tır şoförleri uykularında öldüler. İnsanlar durup dururken sabah işlerine giderken yolda resmen "ölüverdiler". bu kadar basit işte, bu kadar ucuz hayatlarımız. Suçlu aramak diil amaç ama o insanların ailelerinin acısını ne hafifleticek? Ne hafifletebilir? Ben hazmedemezdim gibi geliyo, elden bişey gelmez evet ama zor işte çok zor.
Sel bi yandan ezip geçerken bi yandan da şehit haberleri geldi iki gün ard arda:( bu acı hele öyle tarifsizdir ki. Çözülebilecek bi sorun uğruna birileri birilerini öldürüyo. Muhtemelen en az, ölenlerin ilgisi var olaylarla. Yani en az onlar biliyo işin iç yüzünü. Neden bu savaşın bitmediğini, neden vatan sağ olsun diye diye öldüklerini. Çocuklarını vatan sağ olsun diyerek toprağa veriyor hep, nedense hep "fakir" olan aileler. Neden gerçekten, zenginlerin hepsi mi okumuş hepsi mi kısa dönem yapıyor askerliğini. Neden hiç o koca güneş gözlüklü aileler yok cenazelerde. Nasıl oluyor bu ya? Nasıl oluyor gerçekten bunu merak ediyorum, bir bilen varsa aydınlatsın beni de! Benim tahminim biliyorlar ki eğer "onların" çocuklarını alırlarsa ve "onların" çocukları şehit olursa belki demiycekler vatan sağ olsun diye. Belki hesap sorucak birileri, paralarıyla hatta belki...
Neyse ne...ama benim bugün içim acıdı. Gördüğüm bi çok şeyden ötürü. Kötü bi gündü bugün, kötü bi tarih 09.09.09.
Sel bi yandan ezip geçerken bi yandan da şehit haberleri geldi iki gün ard arda:( bu acı hele öyle tarifsizdir ki. Çözülebilecek bi sorun uğruna birileri birilerini öldürüyo. Muhtemelen en az, ölenlerin ilgisi var olaylarla. Yani en az onlar biliyo işin iç yüzünü. Neden bu savaşın bitmediğini, neden vatan sağ olsun diye diye öldüklerini. Çocuklarını vatan sağ olsun diyerek toprağa veriyor hep, nedense hep "fakir" olan aileler. Neden gerçekten, zenginlerin hepsi mi okumuş hepsi mi kısa dönem yapıyor askerliğini. Neden hiç o koca güneş gözlüklü aileler yok cenazelerde. Nasıl oluyor bu ya? Nasıl oluyor gerçekten bunu merak ediyorum, bir bilen varsa aydınlatsın beni de! Benim tahminim biliyorlar ki eğer "onların" çocuklarını alırlarsa ve "onların" çocukları şehit olursa belki demiycekler vatan sağ olsun diye. Belki hesap sorucak birileri, paralarıyla hatta belki...
Neyse ne...ama benim bugün içim acıdı. Gördüğüm bi çok şeyden ötürü. Kötü bi gündü bugün, kötü bi tarih 09.09.09.
8 Eylül 2009 Salı
Daralmak
Daralmak, evet genelde daralırım ben. Ciddi söylüyorum havalarla bi ilgisi yok ben genelde daralırım. Neden, çünkü enerjisi düşük biriyim ben. Yani öyleymişim! Çoğu insan söyler bunu bana. Hatta bazen bunun annemin bana hamileyken çok da mutlu olmayışına kadar vardırırız bazen. Yani benim yüzümden akar mutsuzluk. Mesela ben gayet normal öylece dururum ve yanımdakiler der ki, "noldu bişey mi var" "yooo" derim ben de genelde.
E bunu benim için zor zor olmasına da aslında etrafımdakiler için daha zor galiba. Yani sevgilim, annem, arkadaşlarım falan işte...Yani işte enerjisi düşük bi insanım ben bunu kabul ediyorum ve bu kabullenmişlikle değiştirmek de istiyorum kendimi.
İnternette bakındım da bi sürü şey önermişler bu enerji düşüklüğüyle iligili, yani benim bu daha ana rahminde oluştuğunu düşündüğüm durum için baya konular yapılmış, kafalar yorulmuş internet dediğimiz mecrada.
Neler demişler:
1-Spor yapınız -tabi canım ne demek, yahu ben eve gelince yemek yerken bile yoruluyorum:) hangi spor hangi parayla, hee tabi evde plates yapan insanlar da var ebru şallı vcd'si eşliğinde ancak yazının başında da dedim ya ben zaten onlardan değilim. -
2-Gelelim 2'ye ki bu muazzam, sabah kahvaltı yapmadan evden çıkmayın. -tabi tabi ne demk hiç dert diil 6:45'te yataktan anca çıkıyorum hangi ara o altın öğün olan kahvaltıyı edicem acaba?-
3-Pozitif olun -ya iyi de mevzuu bu zaten Nasıl? yani ben negatifim bunu da açık açık söylüyorum. Eğer bi gün değişirse çok mutlu olucam ama olmuyor.
4-Kendinize vakit ayırın - ohhh yehh..süper fikir de, işte sihirli soru nasıl? :) Mesela benim hayatım sanki sürekli bişeyleri bekliyomuşum, bi yerlere yetişicekmişim gibi geçiyo. Amma velakin bi yere de varamıyorum. Bu hissin sebebini anlayamıyorum. Sanki hep bişeylerin zamanı gelmemiş gelicekmiş gibi. İşte böyle yani özetle enerjim düşük benim.
Mesela iş hayatı ya da belki de benim iş hayatım bilmiyorum ama bence çok enerji tüketen bir şey. Hee yok yanlış anlama olmasın her gün madenlerden kömür çıkarmıyorum ya da sırtımda taş taşımıyorum. Ama enerjimin tükendiği kesin. İşini aşkla yapanlardan değilim. Yani kastettiğim sanatçı ya da özel yetenekli olmamakla ilgili bu. Sıradan bi çalışanım işte para için çalışan sıradan bi çalışan.
Şimdi gelin de bu enerji düşüklüğüne bi de bu açıdan bakalım.
Çalıştığım yerde şu an neden çalıştığımı tam olarak bilmiyorum. Varlık sebebim sürekli sorgulanırken aynı zamanda işime inanmam bekleniyor benden. Yakında 3 yıl olacak olan iş yerimde hala girdiğim ünvanla ve ücretle çalışıyorum. İşle ilgili herhangi bir heyecanım yok. Kendimi kanıtlama isteğimse uzun zamandır hiç yok. Bir adım ileriyi göremiyorum bununla birlikte yükselme gibi bi ihtimalim ihtimal halinde bile değil:) evvett çocuklar. Hİİİiii amaannn allahım ne kadar nankör bi insanım ben ya...Bu devirde, bu krizde bir işim var ve ben ne kadar maddi şeylerle ilgileniyorum. Hiii aman tanrım hende utanmadan evlenmişim hiiii hem de eşimin henüz işi yok. Olaamazzz bunlara rağmen yükselmekten, işinden zevk alabilmekten, işine inanmaktan bahsediyorum. Tühh bana yazıklar olsun çok utanıyorum kendimden.
Enerji düşüklüğüymüş...pehh...
E bunu benim için zor zor olmasına da aslında etrafımdakiler için daha zor galiba. Yani sevgilim, annem, arkadaşlarım falan işte...Yani işte enerjisi düşük bi insanım ben bunu kabul ediyorum ve bu kabullenmişlikle değiştirmek de istiyorum kendimi.
İnternette bakındım da bi sürü şey önermişler bu enerji düşüklüğüyle iligili, yani benim bu daha ana rahminde oluştuğunu düşündüğüm durum için baya konular yapılmış, kafalar yorulmuş internet dediğimiz mecrada.
Neler demişler:
1-Spor yapınız -tabi canım ne demek, yahu ben eve gelince yemek yerken bile yoruluyorum:) hangi spor hangi parayla, hee tabi evde plates yapan insanlar da var ebru şallı vcd'si eşliğinde ancak yazının başında da dedim ya ben zaten onlardan değilim. -
2-Gelelim 2'ye ki bu muazzam, sabah kahvaltı yapmadan evden çıkmayın. -tabi tabi ne demk hiç dert diil 6:45'te yataktan anca çıkıyorum hangi ara o altın öğün olan kahvaltıyı edicem acaba?-
3-Pozitif olun -ya iyi de mevzuu bu zaten Nasıl? yani ben negatifim bunu da açık açık söylüyorum. Eğer bi gün değişirse çok mutlu olucam ama olmuyor.
4-Kendinize vakit ayırın - ohhh yehh..süper fikir de, işte sihirli soru nasıl? :) Mesela benim hayatım sanki sürekli bişeyleri bekliyomuşum, bi yerlere yetişicekmişim gibi geçiyo. Amma velakin bi yere de varamıyorum. Bu hissin sebebini anlayamıyorum. Sanki hep bişeylerin zamanı gelmemiş gelicekmiş gibi. İşte böyle yani özetle enerjim düşük benim.
Mesela iş hayatı ya da belki de benim iş hayatım bilmiyorum ama bence çok enerji tüketen bir şey. Hee yok yanlış anlama olmasın her gün madenlerden kömür çıkarmıyorum ya da sırtımda taş taşımıyorum. Ama enerjimin tükendiği kesin. İşini aşkla yapanlardan değilim. Yani kastettiğim sanatçı ya da özel yetenekli olmamakla ilgili bu. Sıradan bi çalışanım işte para için çalışan sıradan bi çalışan.
Şimdi gelin de bu enerji düşüklüğüne bi de bu açıdan bakalım.
Çalıştığım yerde şu an neden çalıştığımı tam olarak bilmiyorum. Varlık sebebim sürekli sorgulanırken aynı zamanda işime inanmam bekleniyor benden. Yakında 3 yıl olacak olan iş yerimde hala girdiğim ünvanla ve ücretle çalışıyorum. İşle ilgili herhangi bir heyecanım yok. Kendimi kanıtlama isteğimse uzun zamandır hiç yok. Bir adım ileriyi göremiyorum bununla birlikte yükselme gibi bi ihtimalim ihtimal halinde bile değil:) evvett çocuklar. Hİİİiii amaannn allahım ne kadar nankör bi insanım ben ya...Bu devirde, bu krizde bir işim var ve ben ne kadar maddi şeylerle ilgileniyorum. Hiii aman tanrım hende utanmadan evlenmişim hiiii hem de eşimin henüz işi yok. Olaamazzz bunlara rağmen yükselmekten, işinden zevk alabilmekten, işine inanmaktan bahsediyorum. Tühh bana yazıklar olsun çok utanıyorum kendimden.
Enerji düşüklüğüymüş...pehh...
27 Ağustos 2009 Perşembe
Şizofrenik mi ne (?)
Aslında gerçekten hayal ettikçe yaşar insan. Tuhaf, iniş ve çıkışlar olur iç denizlerde. Dalgalar yükselir boğar beni, seni ve de onu, onları...sonra çekilir dalgalar ve öylece kalırsın ıssız, sessiz, susuz ve umutsuz ama anlayamam ben çoğu zaman dalgalar mı iyi, sığ sular mı, susuzluk, kuraklık mı yoksa...
Sürekli bi umutla mı yaşanır yoksa tam tersi mi? Ne çok şey var istediğim, onlara kavuşamamak mı daha tatlı acaba? Yok ya ne tadı olsa olsa kandırmacadır bu.
Bak işte dağınık demek ki her şey, cümleler bile darmadağınık.
Gerçekten bi tercih mi yapmak lazım. Hayat gerçekten bu mu yani? Tercihlerden mi ibaret? Burada olmak ya da olmamak mı mesele. Ben nerdeyim ki? Sen nerdesin ya da? herkes farkında mı nerede olduğunun? Yine şizofren yazılar mı gıdıklar oldu beni. Bitmez mi bu sorgu sual hiç? Varoldukça ben, sen, o, biz, siz, onlar hep mi olucak bu sorgulama hali...!(?)
Sürekli bi umutla mı yaşanır yoksa tam tersi mi? Ne çok şey var istediğim, onlara kavuşamamak mı daha tatlı acaba? Yok ya ne tadı olsa olsa kandırmacadır bu.
Bak işte dağınık demek ki her şey, cümleler bile darmadağınık.
Gerçekten bi tercih mi yapmak lazım. Hayat gerçekten bu mu yani? Tercihlerden mi ibaret? Burada olmak ya da olmamak mı mesele. Ben nerdeyim ki? Sen nerdesin ya da? herkes farkında mı nerede olduğunun? Yine şizofren yazılar mı gıdıklar oldu beni. Bitmez mi bu sorgu sual hiç? Varoldukça ben, sen, o, biz, siz, onlar hep mi olucak bu sorgulama hali...!(?)
18 Ağustos 2009 Salı
Eskilerden...
Şimdi şöyle oluyor bazı eski şeyler yazıcam buraya. Hoşuma giden bazı eski yazılar. Öle işte...İlkiyle başlıyorum.
Tarih: 4 Şubat 2002
Kırmızı vardı hep, sonra mavi çıktı ortaya. Sevişmeyi denediler, sevdiler sevişmeyi ve mor geldi dünyaya. Moru seçti insanlar, mavi üzgün ama sessiz, kırmızı öfkeli...Ama tutamadılar kendilerini çünkü sevdiler bir kere sevişmeyi...
Tarih: Şubat 2002
Hayallerini üflediler, balon yapıp uçurdular...Aşklarını üflediler, balon yapıp uçurdular...Hüzünlerini üflediler, balon yapıp uçurdular...Sadece üflediler balon yapıp uçurdular...Anladılar ki marifet ne hayallerde ne aşklarda ne de hüzünlerdeymiş, marifet üflemekteymiş...:) (Eğlenceli bence bu yazı)
Tarih: 2002
Anlamsızlıkların gerçek anlam olduğunu anladığım günden beri daha çok anlam yükleyip, daha çok anlamsızlık yaratmaya böylece diğerlerinin anlamsızlıklarıyla buluşmayı bekliyorum bi yerde..bi zamanda..
Tarih: 2001
Gece çöktü, içim çöktü, çöküntü bi içle yaşamayı deniyorum...beceremiyorum.
Tarih: 2001
Yabancıyım...Tanıdık yüzler yok etrafta. Bakıyorum ama göremiyorum. Ya içlerini açmıyolar ya da açıcak iç bulamıyolar. Bakıyorum ama göremiyorum...Gözlerimden şüphe etmeye başlıyorum! Ya da onların içlerinden...!
Tarih: 2002
Paylaşmak güzel şey derler!
Nesi güzel paylaşmanın?
Asıl yaptığımız paylaşmak mıdır çoğu zaman, yoksa sadece kendimize pay çıkarmak mıdır paylaşmadan. "Paylaşmaktan" pay çıkarsa geriye ne kalır ki zaten, anlamsız bir "-laşmaktan" başka... - ne diyorum ben ya -
Şimdilik bu kadar.
Sevgiler, saygılar...
Tarih: 4 Şubat 2002
Kırmızı vardı hep, sonra mavi çıktı ortaya. Sevişmeyi denediler, sevdiler sevişmeyi ve mor geldi dünyaya. Moru seçti insanlar, mavi üzgün ama sessiz, kırmızı öfkeli...Ama tutamadılar kendilerini çünkü sevdiler bir kere sevişmeyi...
Tarih: Şubat 2002
Hayallerini üflediler, balon yapıp uçurdular...Aşklarını üflediler, balon yapıp uçurdular...Hüzünlerini üflediler, balon yapıp uçurdular...Sadece üflediler balon yapıp uçurdular...Anladılar ki marifet ne hayallerde ne aşklarda ne de hüzünlerdeymiş, marifet üflemekteymiş...:) (Eğlenceli bence bu yazı)
Tarih: 2002
Anlamsızlıkların gerçek anlam olduğunu anladığım günden beri daha çok anlam yükleyip, daha çok anlamsızlık yaratmaya böylece diğerlerinin anlamsızlıklarıyla buluşmayı bekliyorum bi yerde..bi zamanda..
Tarih: 2001
Gece çöktü, içim çöktü, çöküntü bi içle yaşamayı deniyorum...beceremiyorum.
Tarih: 2001
Yabancıyım...Tanıdık yüzler yok etrafta. Bakıyorum ama göremiyorum. Ya içlerini açmıyolar ya da açıcak iç bulamıyolar. Bakıyorum ama göremiyorum...Gözlerimden şüphe etmeye başlıyorum! Ya da onların içlerinden...!
Tarih: 2002
Paylaşmak güzel şey derler!
Nesi güzel paylaşmanın?
Asıl yaptığımız paylaşmak mıdır çoğu zaman, yoksa sadece kendimize pay çıkarmak mıdır paylaşmadan. "Paylaşmaktan" pay çıkarsa geriye ne kalır ki zaten, anlamsız bir "-laşmaktan" başka... - ne diyorum ben ya -
Şimdilik bu kadar.
Sevgiler, saygılar...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)