30 Nisan 2011 Cumartesi

Düşünceler

Kafamın içi düşüncelerle dolu. Bulaşık yıkarken, gazete okurken, müzik dinlerken ve belki de uyurken...Durmuyor. Sürekli bir şeyler var. Anlamlı, anlamsız ama sürekli hareket halinde. Herkeste böyle mi olur? Beyin böyle bir şey mi?
Sanki saatlerce konuşsam, düşünsem, üzerine tekrar kouşsam ve tekrar düşünsem ve birileri bana çok şaşıracağım hiç aklıma gelmemiş, hayal edemediğim şeyler anlatsa. Ne güzel olurdu hayat.
Daha az boş laf ve dopdolu düşünceler. Beslensem ben de onlardan. Kanlarını emsem belki de. Kötülük düşünsem ve iyilik. Bolca düşünsem. Eleştirmemeyi öğrensem belki de. Belki de daha sıcak olsam, daha çok insanı alsam hayatıma. Ya da var olanları daha çok deşmeye çalışsam...
Ama yoksa şöyle midir: Hani zaten varsa var, yoksa yok mudur?
Neyden mi bahsediyorum. Bence anlaması gerekenler anlamıştır.
Özel diye bir şey yok esasında. Sade diye bir şey var ama özel olmak diye bir şey yok. Ya da varsa da çok var.
Çoğunluk değil belki ama yine de çok var.
Off ya yine dağldı her şey.
Cumartesi ve yalnızlık. Güzel aslında. Ama beni hasta edebilir çünkü yalnız olunca düşünceler beni uzaklaştırıyor somutluktan.
Dağılıyorum adeta. Çamaşırları astım sabah ve mutfağı toparladım sonra biraz internet ve daha yazacak çok şey varken...zil çalar. Reklam girer.

20 Nisan 2011 Çarşamba

KAYBEDENLER KULÜBÜ

Kaygısızlık. Eğlenceli :) Boşluk değil hissettirdiği aksine doluluk. Kimisine göre bayağı belki de ama kesinlikle zekice.
Sade aslında, hayatın kendisi gibi. Ya da olması gerektiği gibi.
Seks gibi, seksi konuşabilmek gibi ya da yazabilmek. Ama ne mümkün...
Kurallar gibi. Kabul edilenler gibi. Neyse işte anladınız siz onu. Aynı tas aynı hamam aslında her şey ama güzeldi.
Önceden uyarıyorum; filme gidip çıkınca da salak salak yorumlar yapacaksanız hiç gitmeyin, gittiyseniz de yapmayın. Yazık etmeyin. Tadını çıkarın.

iyi seyirler.

18 Nisan 2011 Pazartesi

İçim taşar bazen...

İçiniz taşar mı bazen? Benim taşar.
Koşmak, dans etmek deli gibi...Hatta sahneye atlamak, şarkı söylemek belki haykırarak. nedir bu bilmem ben. Sadece hissederim arada. Sanki dünyayı değiştirebilecek gücü hissederim içimde.
Ama kendimi değiştirecek gücü hissetmek en zoru. Bir gün onu hissedersem, belki bir gün...Belki kendime doğru akarım hızla kim bilir? Kendime doğru taşarım, kim bilir?

Sevgiler.

4 Nisan 2011 Pazartesi

Yine "ben"...Hep "ben"...Dert "ben"...

Nerden başlasam? Nasıl anlatsam?
Neden başlamalıyım? Neden anlatmalıyım? Bilmem. Belki de sadece ben olduğum için sadece ben böyle olduğum için...
Nasıl olduğum için? Bilmiyorum belki de sadece olduğum için...
Var olduğum için.
Belki de sadece varlık sorgusunda olduğum için.
Bazen ölesiye sıkılıyorum her şeyden.
Dır dır eden olmak istemiyorum ama bazen kafamın içindekiler fışkırmak istiyorlar. Gerçi uzunca süredir radikallikten uzakta hayatım ve tabi fikirlerim. Pek tabi fikirleri hiç bir şey sınırlayamaz. Bilirim düşünmenin ve kendini yemenin sınırı yoktur ve her daim yapabilirim ben de bunu ama yine de yaşam fikirlerini de şekillendirir bazen.
Uçamazsın, uçmaman gerekir topluluğa kabul edilmen için. Mesela ben bambaşka şeyler konuşulsun istiyorum diyebilir mi günümün sosyal insanı? Diyemez, çünkü ortak olmalı bir paylaşım olmalı bir orta nokta olmalı. Doğru. Öyle. Ama ya sıkıntı, iç bunaltısı. Bitmeyen sohbetler ama sohbet olmayanlar aslında.

Peki ben neredeyim? Nerden başlasam, nasıl anlatsam?
Peki neden bu kadar yalnız kaldım? nerede asi hisler? Düşünceler? Çekip gitme hisleri? Başka bir dünya olmalı fikirleri? Asi ruh, ruh eşi arkadaşlar? :) Nereye gittiler? ben hiç anlamadım.

Ruhum mutlu bayadır. Ruuhum huzurlu dolunay dönemleri dışında. Peki nedir dert? Dert sessizlik belki belki de etraftaki çok dünyevi ses. Çok sesler korosuyken içimdekiler, dışarısı tam bir ölmüş pop. Yani anlayacağınız fena halde dışarısı içerisiyse karmaşıklığı özleyen hafif klasik müzik tınılarında...

Her karmaşık ruha selamlar...

3 Nisan 2011 Pazar

Bir lokma fazla...

Neden her şey, hep benim yiyebileceğimden bir lokma fazla. Oturduğum her sofrada muhakkak bir lokma bırakıyorum geride. Hiç olmaza muhakkak bir lokma fazla. :(

Acaba hayat da öyle mi?...

Hep bir lokma fazla mı?

31 Ocak 2011 Pazartesi

Tuhaf

Tanımadığım bir kadının fotoğrafı asılı yakamda ve kızı perişan duruyor karşımda. Mekan, kanlıca camii. Ne tuhaf...
O kadar güzel bir yerle ölümün ne alakası olabilir ki?
Tanımadığım biri için gözümden bir kaç damla yaş süzülüyor. Üzülüyorum. Ölüm kime olursa, nerde olursa olsun ölüm işte. Soğuk :(

28 Ekim 2010 Perşembe

Çok Özlemek

Öyle çok özledim ki kendimi. Öyle çok özledim ki yazmayı. Nasıl burnumda tüter oldu hayat. Nasıl kucaklayasım var kelimelerimi, kendimi.

Nasıl kalabalık her yer..Nasıl yoğun..Nasıl dop dolu ama "offff"..

Özledim kendime dönmeyi, durup durup düşünmeyi..Anlatmayı beni bilmeyen birine kendimi. Anlaşılamamyı. Karmaşayı ama içimdeki karmaşayı.

Size de olur mu?

Oralarda mısınız siz de? Oralarda çok kalabalık mı? Bunlar hep büyümekten mi? Hep mi? Siz de sıkıldınız mı? BU kadar ciddi mi sizin de hayatınız?

İşler mi var hep? Ofis? Masalar, sandalyeler. İnsanlar. O meşhur iş ilişkileri. İdare edilenler, şans eseri sevilenler...

Herkesin akıllı ama bir sizin deli olduğunuz yerler. Size doğal gelenlerin onlara tuhaf geldiği yerler, "ofisler". Kelimenin kendisi bile sıkıcı. Kutuyu andırıyor sanki kapalı bir kutu.

Neyse, aslında konu iş değil. Dönüp dolaşıp oraya gelmesinde bilinçaltı sanırım :)
Konu ben. Konu kendim. Konu hayat. Konu özlemler.

Görüşülemeyen dostlar. Onların sevgileri. Onları özlemek. Görüşülemeyen anneler, babalar, ablalar, tatlı bebekler, fındık burunlar. Onların büyümelerin ve senin uzaklarda olman.

Sonra yazının bir ana teması olmaması. Sıçraması ama olsun demek. Boşver yaz öylesine de olsa, yeter ki yaz. Fonda eskilerden şarkılar. Mesela şimdi Duman. Bazen Fikret Kızılok. Bazen başkaları. Onları da özlemek.

Hayatı hoooop diye yaşamak. Anlamamak bile. Ya da belki de budur demek. Ya da bu sorgulamanın hiç bitmemesi.

Hey millet görüşemediklerim, özledim hepinizi haber olsun...:)

sevgiler.

2 Eylül 2010 Perşembe

Sevdiklerimden

Bir kız çocuğu. Heyecanlı, ama çok. Hevesli, nerdeyse her şey için. Meraklı, aşık olan, çalışan, didinen.
Işıklar saçan etrafına, ışıl ışıl parlayan. Güzel ama kendini pek de güzel bulmayan. Dişleriyle başı dertte. Saçlarıysa bir içim su. Bırakın dışarısını içerisi pek şahane.
Bu kız benim en sevdiklerimden. Bu küçük kız çocuğu benim büyümeme şahit, ben de onunkine. Sevgimi rahatça verdiklerimden. Düşünmeden sevdiklerimden.
Büyüdü tabi şimdilerde. Güzel bir genç kadın oldu. Sevgileri var yüreğinde. Ben de varım hala biliyorum. Sadece çok dahil değiliz artık hayatlarımıza. Ama bildiğim en iyi omuzlardan biri hala.
Büyürken neler olduğuna gelince; o heyecanlı kız çocuğu yoruldu tabi. Zorlandı. Hırpalandı. Üzüldü. Sevildi ama yıpratıldı da. Hep mutluluk dağıtabileceğini sandı ama elindekiler tükenince kendine de kalmadı.
Bense hep izledim onu. Dertlerimi ona yandım hep. Ben de dinledim ve o hep sandı ki o daha çok anlatıyor benim hakkımı zaptediyor. Ama bilmedi ki onu dinlemek hep bana bir şeyler öğretti. Bilmediğim hayatları öğretti o bana. Görmediğim insanları. İçini anlattı bana. Bir insanın içi nasıl olabilirmiş onları gösterdi. Hep sevdi beni. Kahve yapmayı öğretti mesela.

Işığını kaybettiğini düşünmeye başlamıştım ki kendine geldi yıldız. Silkelendi. Hayat biraz daha gülümser oldu yine ve tabi o da. Şimdilerde daha mutlu zannımca. Ne ala :)

Ben onu hiç bırakamam gibi. Elimi bırakırsa yarım kalırım gibi. Ben bugünlerde biraz duygusal gibi. ..

31 Ağustos 2010 Salı

Neden?

Bazen nedenler, nasıllar anlaşılmaz olurlar. Neler oluyor ya? Nelerle uğraşıyoruz? Neden yani? Kim, kiminle, ne sebeple uğraşıyor? Neden bu mutsuzluk hali? Neyin derdindeyiz? Koskoca dünya işte yetmiyor mu size?

Eyyy insanoğlu sana seslenmekteyim; "yetmiyor mu?" Neyin derdindesiniz? Ben size bir şey söyliyeyim mi, bu böyle gitmez. Hırslarınız sizi yer bitirir. Bu yargılar bir gün döner sizi bulur, sizi vurur. Darmadağınık olursunuz. Sonra nedenler sizin etrafınızda döner durur.

İnandığım şey beni bunlardan dilerim korusun. Sizi de korusun. Korunmak isteyenler şemsiyelerini açsın. Kaçmasın sadece sığınsınlar sakince.

Sevgiler.

9 Temmuz 2010 Cuma

Yine Yeni Yeniden

Yeni bir dönem. Deli yoğun bir iş temposu. Değişen düzenler. Yeni umutlar. Ihtimaller. Kıskançlıklar. Nazarlar. Arkadaşlıklar. Yeni insanlar. Eskilerin şekil değiştirmesi. Her şey…
Yazamıyorum ya işte bunlardan sebep. Ama çok memnunum bu dönemden. Yeni şeyler öğrenmek her zaman güzel ve tabi stresli, mid ve bol baş ağrılı bir dönem. Olsun. Sıkılmaktan ve çürümkten çok daha iyi. -Benim için en azından.-

Ve sonra başka şeyler. Eski defterler mesela. Geçenlerde eski günlüklerimi karıştırdım ve inanılmaz şeyler gördüm. O kadar çok şey yazmışım ve bir çoğunu hiç hatırlamıyorum. Neler yaşanmış, ne bunalımlar, ne güzel anılar. Ama bir yandan da bundan 8 yıl öncesi, lise dönemi o kadar yakın geldi ki okurken. Sanki daha dün gibi. Ne ara o kadar zaman geçmiş ve ne ara ben bu kadar büyümüşüm. Hiç bir şey anlamadım. Anlamamışım ya da. Kendimi hala o döneme yakın hissediyormuşum meğer. Araya giren 5 yıl üniversiteye rağmen liseye nasıl yakın hisseder insane kendini. Heralde hala kendini üniversiteli sanıyorsa olabilir böyle bir şey.

11 Mayıs 2010 Salı

Yeniden doğar mıyız sizce?

Size de olur mu bilmem ama ben bazen, çok ciddi anlamda, bir kez daha dünyaya gelecekmiş gibi hissediyorum. Belki de öyle düşünmek istiyorumdur. Çünkü bazı şeyler çok tuhaf geliyor. Bu hayatta edinemediğimiz şeyler belki diğer hayatta bizimle olur. Maddiyat değil kastettiğim. Yani o da olabilir tabi, fena mı olur bir daha dünyaya gelsek ve zengin olsak. O başka ama esas olan ilişkiler üzerine. Yani benim durup düşününce aklımı kurcalayan konu bu. Mesela bir daha dünyaya geldiğimde abim olsa, ablam ya da kardeşim ya da hepsi. Mesela babamı tanıyabilseydim bir dahaki hayatımda.
Düşününce çok acımasızca gelmiyor mu size de? Yani bir hayat sunulmuş size ama siz o hayatta çok çirkinsiniz mesela ya da çok fakir, çok kısa ya da çok uzun, anneniz olmamış ya da babanız, evlenmemişsiniz hiç ya da sevgiliniz olmamış. Hiç sevişmemişsiniz mesela. Ya da hiç çocuğunuz olmamış ya da hiç yaşlanmamışsınız, yaşlanamamışsınız.
Yaşayamadığımız tüm duygular yaşayamadıklarımız olarak kalacak. Eksiklerimiz orada öylece dikilecek. Alaşağı edemeyeceğimiz gerçeklerimiz karşımızda dim dik duracak. Ve hayat bu diyecek yanımızda bir ses.
Ve öylesine tuhaf bir şekilde kabullenmişiz ki bu gerçeği. Durup düşününce nasıl ya diyor insan? Nasıl yani? Hiçbir alternatif yok. Bunu yaşayacağım ve bitecek her şey, öyle mi?
Belki de değildir.

6 Mayıs 2010 Perşembe

Anneler ve Kızları

Hayır bu bir "anneler günü de yaklaştı" yazısı değil. Bu içinde bulunulan durum. Bu nerdeyse tüm anne ve kızların, tahmini içinde bulunduğu durumun bir dile gelişi.

Nerden başlasam? Nasıl anlatsam? Bilmiyorum aslında. Nasıl bir şey olduğunu gerçekten tam olarak bilmiyorum ama tuhaf bir ilişki bu. Çok seversin hani. Herşeyden çok, çoğu zaman. Ama sanki kızlar ve anneler farklıdır. Baksanızıa yazamıyorum bile. Mesela erkekler ve annelerinin ilişkileri hep başka türlüdür. Ya çok üzenleri vardır ya da sonsuz bir anlayış yumağıdırlar birbirlerine karşı.

Kızlarla tuhaf bir gerginlik vardır. Daha çok tartışılır anneyle. Seni tanısın anlasın istersin. Ama bir yandan da öyle sen çok çaba sarfetme bunun için o anlasın istersin. O da senin için mi aynı şeyi düşünür bilmem. Sen eleştirmeye gör alınır, kırılır, her şeyi en iyi sen biliyorsun kızım der, dağıtır herşeyi. Bu değildir ki senin istediğin başka bir şeydir. Büyüdükçe kavgalar edilmese de kadınca hisler artar ve laflar ve tripler daha can yakıcı hale gelir. Bazen üzersin onu bile bile, gözünün içine baka baka. Sonra bin pişman olursun, yataklar küçülür sığamaz, yorganlar büyür ayağına dolanır uyuyamazsın.

Hep daha iyisi olsun, onunla hep çocukluktaki gibi ol, elinden tut yürüken o sonsuz huzurla. Yıllar sonra sevdiğin adamın elinden tutarken hissettiğin o şeye benzer tek duygunun annenin elleri olduğunu anımsa, hüzünlen.

Haykırmak iste "seni seviyorum" diye. Ama olmasın, olamasın. Nedenini de hiç bir zaman tam olarak bileme. Neden tekrar o küçük kız olamıyorum diye düşün. Neden büyümek bu kadar acı veriyor bazen diye düşün. Sonra bir gün benimde bir küçük kızım olursa diye düşün. O da mı büyüyecek diye düşün. Düşün, düşün...

Belki de kızlar korkar, annelerinin kaderinde kendi kaderlerinin yansımasından. Belki aynaların kaderi yansıtmaması için duacıdırlar. Neyin hıncıdır içimizdeki bu enerji? Ya da sadece benimki...Bilmem. Bilemem.

Sevgidir yine de esas olan. Hep seversin onu, hep sever o seni. Sonsuza kadar...İkimizde toprak olana kadar. Belki topraktan da ötesi vardır, kimbilir?

26 Nisan 2010 Pazartesi

Yaşlıların önüne geçilmez özgürlüğü

Yaşlılar biz uyuz gençlerden kesinlikle farklıdır. Yaşlı insanlar tuhaf bir şekilde tüm dünyayla barışıktır sanki. Vapurda, otobüste hiç fark etmez herhangi bir yerde bir yaşlıyla yan yana gelecek olursanız o size soracak bir şeyler elbet bulur ya da isteyecek bir şey sizden. Bunu olumsuz bir şey olarak görenler vardır. Sıkılanlar, off puff edenler. Evet itiraf ediyorum ben de o uyuz insanlardan olabiliyorum bazen. Yani sıkılabiliyorum onlardan ve konuşmak istemiyorum. Ama artık değişiyorum sanki. Bende de bir konuşma isteği oluyor sanki, tuhaf. Ama burada sözünü edeceğim konu daha farklı.
Biraz önce düşündüm de değişik geldi. Yani hani bizler bir çok ortak özelliğimiz olsa dahi birbirimizle konuşacağız iki kelam edeceğiz diye ödümüz patlıyor. Burada bizlerden kasıt yaşça daha genç insanlar. Yani bir nemrutluk var bir çoğumuzda. Ama yaşlıları bir düşünsenize ne kadar özgürler bu konuda.
Sizi beğenseler konuşmaya başlarlar “ahh ne güzel kızlar değil mi Hümeyra, bak biz de böyle değimliydik bir zamanlar” gibi…
Ya da
- okuyor musun evladım,
- evet teyze ya da amca
- oku evladım oku, okumak gibisi yok, ekmeğini eline al, kocanın eline bakma
Gibi…
Ya da
- evladım şu otobüsün numarası kaç?
- 17 teyzecim
- Heee o değilmiş. Ah evladım işte gitti iyice gözler artık, yaşlılık çok zor gençliğinizin kıymetini bilin.
Gibi gibi devam edebilir bunlar. Ama özünde demek istediğim şu; bu insanlar sizinle sizden 10 kat özgürce dialoğa girerler. Çekinmezler, gocunmazlar. Biz kasım kasım kasılırken onlar rahtlıkla istedikleri her şeyi dile getirirler hatta bazen saygısızlık ettiğinizi düşünürlerse azarlayıveririler sizi. Hakları vardır çünkü sizden çok uzun süredir bu dünya üzerindedirler. Ve dediğim gibi çok daha özgürdürler.
Hadi azıcık yaşlanalım, hadi etraftaki insanları kaçırmayalım, hadi ne biliyim işte:)